Eğitim sisteminde en çok konuşulan konulardan biri müfredat diğeri öğretmen yetiştirmedir. Müfredatın içeriği hemen hemen bütün kesimlerin değiştirmek istediği bir meseledir. Esasında müfredat önemli olmakla birlikte eğitimin birinci sorunu ya da eğitimde düzeltilmesi gereken ilk yer değildir. Çünkü müfredat dediğimiz şey, öğretmenin elindeki bir enstrümandır. Bu enstrümanı icra etmeyi bilen biri olmazsa, enstrümanın mükemmel olmasının bir anlamı yoktur.
Öğretmen dediğimiz kişi, eğitimde esas olandır. Ne var ki bizim gibi endoktrinasyon içerikli eğitim sistemlerinde öğretmen, sinik bir ruh taşıdığından, müfredatı kendine kılavuz edinir, onun dışına çıkmaz. Sistemin kendisi de zaten bunu ister. Böylelikle öğretmen, ister istemez müfredat bekçiliği yapar. MEB yöneticileri de, siyasetin tedirgin koridorlarında yürüdüğünden, mevcut durumun devamından yana tavır sergilerler. Böyle olunca eğitimde ne değişim ne dönüşüm ne reform ne de esaslı bir yenilik yapılabilmektedir.
Vaziyet böyle olmasına rağmen, eğitimimizde kültürel olarak ciddi bir dönüşüm yapılmalıdır. Ancak bu dönüşüm için ne müfredat ne de öğretmen yeterlidir. Bir eğitim sisteminde müfredat ve öğretmen oldukça önemli olmakla birlikte bunlar tek başına etkili olamazlar. Öğretmen ve müfredat, toprağa ekilen tohum gibidir. Bunların yetişebilmesi, ürün verebilmesi belli aralıklarla sulamaya, itina ile ilgilenmeye bağlıdır. Bu ise siyasi iradedir.
Siyasi iradenin arkasında olmadığı dönüşümler cılız hatta tam tersi etki bile gösterebilir. Mesela muhafaza etme amaçlı tüm örgütlerde olduğu gibi eğitim sistemi de muhafaza etme güdüsü fazla taşıdığından, bu sistemin içine bir şekilde girebilmiş aykırı ses, kendine uygun bir mevzi bulabilmek için dış örneklere bel bağlar. Bu aykırı ses değiştirmek istediği bir uygulamayı ya da getirmek istediği bir yeniliği dışarı bir ülkeden (ki bu hep batılı ülkedir) getirmek zorunda kalır. Mesela “bu iş Amerika’da artık şöyle yapılıyor” diyerek getirir istediğini. Bizde müfredata ders böyle eklenir çoğunlukla. Ne var ki her şey gibi bu değişim ya da yenilik de geldiği yerin özelliğini barındırdığından, iyileştirici değil dönüştürücü bir niteliğe bürünür bir süre sonra. Mesela değerler eğitimi böyledir.
Eğitimde müfredatın ve öğretmenin etkili olması, görevini bihakkın ifa edebilmesi iklime bağlıdır. Mevcut iklimde bir değişim gerçekleşmeden müfredatın veya öğretmen yetiştirme sisteminin değiştirilmesi hayli zor, değişse bile etkili olabilmesi çok zor. Bu nedenle önemli olan, ülkenin asıl karar vericilerin eğitimin iklimini değiştirecek radikal kararları almasıdır. Ancak böyle durumda öğretmen rahata erecek ve asıl fonksiyonunu icra edecektir. Böyle yapmayıp öğretmenden tavır beklemek, sorunu çözmemek demektir. Öğretmenlik her yerde hareketi başlatan değil, hareketi gerçekleştirendir. Şimdi olduğu gibi.
Eğitimde iklim değişikliği için ilk yapılması gereken irade koymaktır. Bu da ne öğretmenin ne de akademinin işidir. Bu siyasi bir karardır, dolayısıyla siyasilerin bu iradeyi göstermeleri gerekir. Aksi takdirde eğitimde dört başı mamur bir değişim beklemek beyhudedir.
Eğer ülkemizde sorunlarımızın kaynağının mevcut eğitimimizden kaynaklandığına inanıyorsak ve bu nedenle eğitimi kültürel hale getirmek istiyorsak, bu, akademinin yazıp çizmesiyle olabilecek bir şey olmadığını kabul etmek gerek. Siyasi yapının yani hükümetlerin iradelerini ortaya koymadan bu işi gerçekleştirmenin imkânı yok. Ne var ki siyasetçilerin iradelerini sınırlayan bir yapının da (mesela bağımsız bir eğitim politikalar kurulu oluşturmak gibi) oluşması gerekiyor. Bunun için yine siyasetin iradesine ihtiyaç var. Zorluk da burada başlıyor. Bu nedenle samimi ve inanmış yöneticilerin bu işe baş koymalarını beklemekten başka çare görünmüyor. Eğer eğitimde bu irade gösterilmezse, “Türkiye yüzyılı” bir hayalden öteye gidemez.