Toplumsal Değerler Üzerinden Yeni Bir Eğitim İnşası
Son yıllarda okullarımızda karşı karşıya kaldığımız hadiselere artık kimse “basit bir ergenlik meselesi” diyerek sırtını dönemiyor. Öğrencilerin öğretmenlerine, öğretmenlerin öğrencilerine yönelik tutumlarında ortaya çıkan gerginlikler öyle münferit olaylar olarak görülemeyecek kadar çoğaldı ve derinleşti. İşin ilginç tarafı, toplumun her kesiminden –siyasî, sosyal, kültürel fark gözetmeksizin– yükselen ortak bir ses var: “Bu kabul edilemez.” İşte tam da bu ortak ses, meselenin aciliyetini ve çapını gösteriyor.
Bugün yaşananlar, tek sebeple açıklanabilecek kadar yüzeysel değil. Aksine, küresel sistemin ürettiği dijital kuşatma, tüketim merkezli hazcılık, kimlik ve dil bağlarını adeta içerden kemiren ideolojik bir yapı, yeni nesli dışarıdan değil tam merkezden etkisi altına almış durumda. Bu durum artık yalnızca pedagojik bir mesele olmaktan çıkıp bir medeniyet meselesine dönüşüyor. Türkçeyle bağı zayıflamış, tarihî ve kültürel kökleri incelmiş, tüketim kültürünün kalıplarıyla şekillenen bir gençliğin “küresel ideolojinin potansiyel Zelenskileri” olarak hazırlanmasından söz ediyoruz. Böyle bir gerçeklik karşısında mevcut eğitim kurgu ve kapasitesiyle meselenin üstesinden gelmek pek mümkün görünmüyor.
Oysa toplumumuzun sahip olduğu büyük bir potansiyel hâlâ canlı: müşterek değerler zemini. Bu zemin, hem tarihî hem dinî hem de kültürel kökleri olan geniş bir değerler alanından müteşekkil. Merhamet, adalet, eminlik ve güvenilirlik, fıtrat, iyilik, aile, yenilik, sebat, sadakat ve millet olma bilinci… Bu temel sütunların etrafında şekillenen daha geniş bir anlam evreni: Allah’a iman, Peygamber sevgisi, sahabe örnekliği, İslâm ve Kur’an’a duyulan saygı; Türkçenin irfan taşıyıcı gücü; vatan, bayrak, devlet, şehit, gazi şuurunun köklü yeri; komşuluk, ahde vefa, mahremiyet, ar-namus-iffet gibi sosyal dokuyu ayakta tutan incelikler; temizlikten cömertliğe, hizmet-hürmet dengesinden edep ve nezakete, misafirperverlikten dayanışmaya, tabiat ve hayvan haklarından alın teri-göz nuru kavramına kadar uzanan derin bir kültür atlası…
Bu atlas, yalnızca geçmişin hatırası değil; geleceğin yeniden inşasında da bize yol gösterecek ve kuruculuk edecek bir ortak irade zemini. Mostar Köprüsü ve Sakarya gibi semboller bunun en müşahhas örnekleri: biri medeniyeti birbirine bağlayan zarafetin, diğeri millet olma şuurunun direniş kaynağı. Bu semboller, yalnızca tarihe ait değil; bugün eğitimde kaybetmek üzere olduğumuz dengeyi yeniden kurmanın da çağırıcısı.
İşte tam bu noktada bir “değer uzlaşması” değil, aslında gecikmiş bir “değer seferberliği” ihtiyacı karşımıza çıkıyor. Ahlakî temelli, dinî arka planı kuvvetli, kültür ve dil ile beslenen, milletimizin meşrebine uygun müşterek bir değerler programı artık ertelenemez bir zorunluluktur. 1970’ler ve 1980’lerde Avrupa’da değerler eğitimi, Amerika’da karakter eğitimi aile yapısındaki çöküşün ardından toplumsal mutabakatla nasıl doğduysa; bugün de bizde yaşananlar aynı derin ihtiyacı işaret ediyor. O toplumların yaşadığı krizin küçük bir benzeri değil, daha büyüğü karşımızdadır. Çünkü bizim neslimiz, küresel sistemin yetiştirdiği insan tipinin baskısını yalnız dışarıdan değil, doğrudan içeriden yaşamaktadır.
Bu nedenle atılması gereken adım, geçici çözümlerden ibaret değildir; kapsamlı, cesur, hatta yer yer “cerrahi” müdahaleler gerektiren bir eğitim yeniden yapılanmasıdır. Bu görev sadece Millî Eğitim Bakanlığı’nın omuzlarına bırakılacak kadar dar bir sorumluluk değildir. Ailelerin, öğretmenlerin, münevverlerin, kültür insanlarının, üniversitelerin, hatta yerel toplum yapılarının dahi aktif rol üstlenmesi gereken bir süreçtir. Çünkü mesele sınıf kontrolünün kaybedilmesi değildir yalnızca; mesele, toplumun bütünlüğünün, kültürel devamlılığının ve medeniyet yürüyüşünün risk altına girmesidir.
Bugün yaşananları “aslanı kediye boğdurma” girişimi olarak görmemiz boşuna değildir. Medeniyet kurma kabiliyeti tarihte defalarca ispatlanmış bir milletin çocukları, tüketim merkezli küresel yapı karşısında edilgen bir kitleye dönüştürülmek isteniyor. Buna ne bu milletin tarihi izin verir, ne irfanı, ne de vicdanı.
Artık sözün değil, işe başlamanın vaktidir. Çığ büyüyor, üstümüze doğru geliyor. Eğitimimizi tepeden tırnağa bu değerlerle donatarak yeniden yapılandırmak bir tercih değil, bir mecburiyettir. Toplumda oluşan mutabakat, bu konuda atılacak adımların hem zemini hem de güvencesidir. Bu mutabakatı, ortak bir medeniyet hedefi, sevgi, merhamet ve eminlik sevdasıyla harekete geçirmek zorundayız.
Eğer bugün başlarsak, yarın için her zaman umut vardır.
Başlamazsak, kaybedeceklerimiz sınıf düzeninden çok daha fazlasıdır!