eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Az Bulutlu
29°C
Ankara
29°C
Az Bulutlu
Perşembe Açık
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
32°C
Cumartesi Az Bulutlu
32°C
Pazar Az Bulutlu
31°C

Sema Kaloğlu

1971 Yalova doğumlu. Ortaokul ve liseyi Yalova İmam Hatip Lisesinde bitirdi. Erciyes Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümünü kazandı ancak başörtüsü yasağı nedeniyle tamamlayamadı. Muhtelif dergi ve sitelerde deneme ve öyküleri yayınlandı. 2019 yılında Yalovalılar Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Kurucu Genel Sekreteri oldu. Türkiye Geleneksel Türk Okçuluğu Federasyonu Lisanslı Sporcusu ve İstanbul Üniversitesi Sosyoloji son sınıf öğrencisidir.

    Durum Hikâyesi

    Bir Okul Günlüğü:

    ”İlk günlerin heyecanı geçip sınıf birbirini iyice tanımaya başlayınca çocukların birbirlerine nezaketleri ve tahammülleri azalmış ufak tefek kavgalar çıkmaya başlamıştı. Annesinden veya babasından ayrıldığı için ağlayan çocuklar hâlâ vardı ve bu hepsinin motivasyonunu bozmuyor da değildi.”

    Henüz altısından otuz beş gün almış ve anasınıfına başlamaya hak kazanmıştı.

    Kendisinden iki yaş büyük olan abisi her sabah tatlı bir seremoniyle uyandırılıp, giydirilirdi. Kahvaltıda baş köşeye oturtulur, kızarmış tereyağlı ballı ekmeklerin ilk ona verilirdi.

    Anne, “vakit geldi oğlum, haydi in aşağıya” deyip çantasını sırtına verir, onu öperek uğurlardı. Cebine harçlık sıkıştırırdı.

    Oğlan merdivenlerden inerken balkona koşar, camları film kaplı, içi görünmeyen okul servisine binişini izler ve el sallardı.

    Her gün yaşanan bu vedalaşmaya alışamayıp gözleri nemli “Allah’ım sana emanet sağ gitsin sâlim dönsün” diye duâ ederdi. Bu onun okula ve servise dair hayranlığını körüklerdi.

    Nihâyet okula başlıyordu; ilk kızarmış ekmek sırası ona gelmişti, nihayet sevgi dolu uğurlamalar ve karşılamalarda özne olacaktı.

    İlk gün annesi onu hazırladı elinden tuttu ve okuluna götürdü. Öğretmeni ve arkadaşlarıyla tanıştırdı. Sınıfına ilk girdiğinde renk renk duvarlar, raflar dolusu oyuncaklar hoplayıp zıplayan akranlar onu cezbetmeye yetmişti. Alışması ve ortamın bir ferdi olması uzun sürmemiş hemen kaynaşmıştı. Gerçi bunda o saçları bukle bukle, kırmızı fırfırlı etekli, adını tam söylemeyi beceremeyen mavi gözlü kızın yani Tuğçe’nin payı çok büyüktü. Kapıdan girer girmez onunla göz göze gelmiş, Tuğçe hemen elinden tutmuş gelsene diye çekiştirmişti. Onu en iyi bildiği bölgeye; legolar ülkesine çekmiş krallığını ispatlamasına fırsat tanımıştı Tuğçe.

    Okul tam da umduğu gibi güzel arkadaşların olduğu bir yerdi galiba. Tuğçe’yle bu sıkı fıkı arkadaşlığı, onu hemcinslerinden biraz uzak tutuyor gibi olsa da o halinden memnundu doğrusu. İlk günlerin heyecanı geçip sınıf birbirini iyice tanımaya başlayınca çocukların birbirlerine nezaketleri ve tahammülleri azalmış ufak tefek kavgalar çıkmaya başlamıştı. Annesinden veya babasından ayrıldığı için ağlayan çocuklar hâlâ vardı ve bu hepsinin motivasyonunu bozmuyor da değildi. İlk kavganın fitili bu sebeple ateşlenmiş arkadaşı ağlayan bir arkadaşına “Ne ağlıyon lan salak demişti” o da öbürüne “salak sensin lan, gerizekâlı aptal” diye karşılık vermişti.

    Bizimki durum karşısında kulaklarına kadar kızarmış, utanmış çocuklar arasındaki bu vahşi dili geliştiren sebepleri analize koyulmuş, sonuçta; annesinin ardından asla ağlamaması gerektiği, yahut ağlayan birine asla bir şey söylememesi gerektiği çıkarımını yapmıştı.

    Bunlar ne acaip çocuklardı, Allah’tan korkmuyor veya Allah’ın kendilerini duyduğunu bilmiyorlar mıydı? Annesi ona Allah’ın güzel olduğunu ve güzel insanları sevdiğini öğretmiş; küfürün, kötü sözün, kalp kırmanın, insanı aşağılamanın ve alay etmenin çirkin işler olduğunu söylemişti. Ve o buna iliklerine kadar da inanıyordu. Kâinâtı yoktan var eden sonsuz kudret sahibi bir Allah var, O her şeyi duyar, görür ve bilir, güzellikleri ödüllendirir, çirkinlikleri cezalandırırdı. Bunu geçen yıl parkta oynarken kaydırakta sırasını kaptı diye bir çocuğa çelme takıp, onu düşürüp öne geçtiğinde, kaymak için merdivenleri çıkarken ayağının boşluğa gelip, sağ bacağının derisi dizine kadar soyulduğunda öğretmişti annesi. Şimdi arkadaşları ne büyük bir yanlış yapmış Allah’ın gönlünü ne kadar incitmişti. Allah’ı üzmekten çekinmeyen bu çocuklarla aynı yerde olmak ne sıkıcıydı. Üstelik bu onun okula dair ilk hayal kırıklığı da değildi; abisinin okul servisinde var olduğundan emin olduğu havuz, kaydırak ve salıncaklar da yoktu. Onların yerine kırmızı siyah döşemeli geniş ama tıkışık koltuklar vardı üstelik camlardan dışarıyı da tam göremiyorlardı. Her şeye rağmen içinde yine de umut beslemekten vazgeçmiyordu; belki de tüm bu eğlence anasınıfı servisinde değil de okul servisindeydi ve bunu görmek için sadece bir yıl sabretmesi gerekiyordu.

    O günün akşamında eve geldiğinde annesi bir şeylerin ters gittiğini solgun suratından anlamıştı. Üzerine varmamak için kendisinin anlatmasını beklemiş ama akşam yemeği yendiği halde ağzından tek laf çıkmamış, hiçbir şey anlatmamıştı. Durum annenin endişesini körüklemişti; çocuğa bir şey olmuş ama ne?

    Bilgehan!!! diye seslendi annesi “çok güzel bir meyve tabağı hazırladım, yanında da dondurma var bana eşlik eder misin”

    Dondurmaya dayanamazdı elbette.

    Anne oğul oradan buradan konuşurken laf bugüne geldi ve oğlanın sesi birden sakinliğinden, mahzunluğundan sıyrılıp; heyecan yüklendi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi irileşmiş, yüzü acabalarla bezeli bir hayret giymiş, anlamlandıramadığı bir öfke gelip anlatısına dikilmişti adeta.

    Peş peşe sıralamaya başladı:

    -Anne özür dilerim, çok özür dilerim, çok özür dilerim; Allah’ım affet, Affet Allah’ım, tövbe estağfirullah, tövbe estağfirullah ama annee arkadaşım arkadaşıma salak dedi, diğeri de ona aptal dedi.

    Bilgehan bir çırpıda söyledikleri ile içindeki ifrazattan kurtulmuş, rahatlamıştı. Derin ve temiz bir nefes alıp annesinin vereceği tepkiye odaklanmıştı.

    Annenin içinden ilk geçen okkalı bir kahkaha atmak oldu elbette ama bunun çocuğun bugünü ve yarınları için büyük bir yanlış olacağını düşündüğünden hemen toparlandı; yüzüne yerleşen tebessümü dondurdu, kahkahayı basmak için hazır kıta bekleyen ses tellerinin tonajını düşürdü, yutkundu, derin bir nefes aldı ve biraz ne diyebileceğini bilememenin verdiği

    “-Yaa demek öyle” dedi.

    Oğlan soran gözlerle bakıyordu kadına yaa demek öyle ne? Yani ne demek? Arkadaşları kötü bir şey yapmış mıydı, yapmamış mıydı? Okul çocukların yanlış bir şeyler yapabileceği bir yer demek miydi?

    Kendisini parktaki hatası yüzünden cezalandıran Allah bu çocuklara ceza verecek miydi, vermeyecek miydi?

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.