eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Dua ve Akıl 

Dua, Allah’a olan yalvarışımız, yakarışımız ve niyazımızdır. Müslümanlar yalnızca Allah’a dua ve niyazda bulunurlar. Hz. Peygamber, “dua ibadetlerin özüdür” buyurmuştur.

Bana sorarsanız, en güzel dua Fatiha’dır. Müslümanların ne kadarı Fatiha’yı anlamını bilerek okumaktadır, bilemem ama Fatiha, tüm duaların ve virtlerin özüdür. Aslında Fatiha, Kur’ân’ın da bir özetidir. Her Müslüman Kur’ân’ın ilk suresi olan bu duayı günde sadece beş vakit namazın farzlarını eda ettiğinde, on yedi kez okumaktadır. Farz namazlarını sünnetleriyle birlikte eda edenler ise onu kırk kez tekrar etmektedir. Biz Fatiha’yı okurken “yalnızca Allah’a kulluk ettiğimizi ve yalnızca Ondan yardım dilediğimizi” açıkça beyan ederiz. Yılın en kutsal ayı olan Ramazan’da yüzbinlerce Müslüman, Kur’ân’ı Fatiha’dan başlayıp Nas Suresi’ne kadar okuyarak hatmeder. Sonunda ise camilerimizde hatim duaları okunur. Diyanet İşleri Başkanlığı baskısı olan Kur’ân’ı Kerimlerin arkasında yer alan hatim duasında şu ifadelere yer verilir: “Ey Allah’ımız, şu ulu Kur’an hürmetine, din ve dünya işlerimizi ıslah eyle. Düşmanlarımızın birliğini ve dirliğini boz. Ehlimizi, mallarımızı, beldelerimizi bütün afetlerden, hastalıklardan ve belalardan koru. Ayaklarımızı [hak yol üzerinde ve düşmanlar karşısında] sabit kıl. İnkârcı topluluğa karşı bizlere yardım et…” Bu ve benzeri duaları Müslümanlar en kutsal anlarda ve mekânlarda okurlar. Her yıl milyonlarca hacı en kutsal mekân olan Kâbe’nin etrafında dönerken Müslümanların birliği ve dirliği için dua eder. Ne yazık ki, sonuç üzüntü vericidir. Dualarımızın tam tersi gerçekleşmiştir. Düşmanlar (ben rakipler demeyi tercih ederim) birlik ve dirlik içinde iken, Müslümanların kalpleri, gönülleri ve ülkeleri param parça olmuştur. Açlık, korku, endişe, kadınlara şiddet, çocuk ölümleri, savaş, katliam, yıkım ve salgın hastalıklar gibi afetler ve belalar, Müslüman coğrafyanın önemli bir kısmında kol gezmektedir. Müslümanların yer altı ve yer üstü kaynakları, düşmanlar tarafından değerlendirilmekte ve sömürülmektedir. Dünyanın en yaşanabilir şehirler sıralamasında, bir zamanlar İslam medeniyetinin gözde şehirlerinden olan Şam son, Libya’nın başkenti Trablus ise sondan dördüncü sırada yer almaktadır. Bu sıralamalar, sağlık, eğitim, istikrar, alt yapı, suç oranları, sosyal kalkınma, çevre ve kültür gibi otuz ayrı kritere göre puanlanarak yapılmaktadır. Dünyanın en güvenli ülkeleri, İsviçre, İzlanda, Mauritius Cumhuriyeti ve Singapur gibi gayri Müslim ülkelerdir. Yaşam kalitesi en yüksek ülkeler sıralamasında ilk yirmiye giren tek Müslüman ülke, 9,5 milyon nüfuslu Birleşik Arap Emirlikleridir. Ne yazık ki, barış, esenlik ve güvenlik anlamlarına gelen selam kelimesiyle aynı kökten türeyen İslam’a mensup Müslümanların yaşadığı coğrafyanın bir kısmında, üzerlerinde ayetel kursî taşıyan insanlar, Allah’a şirk koşmakla yaftalanarak öldürülmektedir. O halde şu can alıcı soruyu sormamız kaçınılmazdır.

   “Niçin bizim en kutsal anlarda ve mekânlarda yapmış olduğumuz dualarımızın bir karşılığı yoktur?”

Bu can alıcı soruya bazılarımızın cevabı hazırdır: “Çünkü Müslümanlar dinlerini doğru ve düzgün bir şekilde yaşamamaktadırlar. Dahası duaların kabulüne engel olan haramlara bulaşma her zamankinden daha çok artmıştır.”

Bu söylenenleri yadırgamak ve önemsememek mümkün değildir. Ancak bunlar yukarıda andığımız problemlerimizin çözümünün yegâne parçası değildirler. Şimdi ne demek istediğimi bazı örnekler üzerinden hareketle açmaya çalışayım.

Her şeyden önce biz, sözlü/kavlî duaların kabulünün fiili duaya, yani eylem ve harekete geçmemize bağlı olduğunu unuttuk. Şu kadar salavat-ı şerife, bu kadar Fetih Suresi, bir o kadar da Yasin Suresi okuyarak bir sinerji oluşturmaya yeltendik. Değişim ve gelişimin, tefekkür, strateji, plan, program, disiplin, azim ve kararlılık gibi temel yasalarını ihmal ettik. Daha yeni Suudi Arabistan’da kadınlar seçme ve seçilme hakkını kısmî olarak kazandı. Eğer Suudi Müslümanlar, bireysel ve toplumsal değişimin yasalarına uygun hareket etselerdi, böylesine önemli bir konuda bu kadar çok zaman kaybetmeyeceklerdi.

Şayet Müslümanların önemli bir kısmı, komutlarla hareket edip sürü psikolojisiyle tavır belirleyen Hariciler gibi akıllarını tatile çıkarıp sorgulamadan yaşamasalardı, rakiplerinden satın aldıkları silahlarla rakiplerini mağlup edemeyeceklerini, rakiplerimizin o silahları bize özellikle birbirimizi öldürmemiz için verdiklerini anlamakta bu kadar geç kalmayacaklardı.

Eğer sadece akıldan yoksun bir dindarlıkla çözüm üretilebilseydi, Hariciler bu gün dünyanın en güçlü topluluğu olma payesini elde ederlerdi. Onlar, namaz kılmaktan alınları, ellerinin içi ve dizleri nasır bağlayan bir topluluktu. Ama ne yazık ki bu ümmete, onların ve onlarla aynı zihniyeti paylaşanların verdiği zararı inkârcı rakiplerimiz verememiştir.

Kısacası, dua ve evrat kitaplarında yer alan kalıpsal ifadeleri ezberleyerek yapılan duaların bize pek fazla bir yararı olmamıştır, olmayacaktır. Eğer hayatımızı, aklımızı kullanarak programlayıp planlamayı öğrenemezsek, daha da beter olacağımız aşikârdır. Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir. Öyleyse biz, Hz. Peygamber gibi dua etmeyi öğrenmeliyiz. Bedir Savaşı için hazırlık yapan Hz. Peygamber, “nasıl olsa Allah bize yardım edecektir”, deyip elini kolunu sallayarak savaş alanına gitmedi. Savaş stratejisinin o gün için mümkün olan tüm gereklerini yerine getirdi. Savaş öncesinde düşman tarafıyla ilgili pek çok istihbarat topladı. Savaş hakkında, “Ey insanlar benimle istişarede bulunun” dedi. Bedir kuyusunun başında yakalanan Kureyş ordusundan iki kişiyi sorgulayarak, düşmanın yeri, sayısı, kimler tarafından komuta edildiği gibi konularda ayrıntılı bilgiler aldı. Hazreçli Hubab İbn el-Münzir’in uyarısıyla, düşmana yakın olan büyük kuyulardan birinin başı tutuldu ve düşmanın su alma imkânı bulunan diğer kuyuların tamamı kapatıldı. Sonra Hz. Peygamber, ordusunu savaş düzenine soktu ve elindeki bir okla her askerin önünde durup sırayı bozanları hizaya getirdi. Ardından da o meşhur duasını yaptı: “Ey Allah’ım!.. Şâyet şu küçücük ordu eriyip giderse, sana (yeryüzünde) artık ibadet edecek kimse kalmayacaktır…” (M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I)

Bu tür örneklere baktığımızda, bugün Müslümanların zihinlerindeki peygamber tasavvurunu sorgulamaları ve onun Hz. Peygamberin gerçek hayatıyla ne ölçüde örtüştüğünü test etmeleri acil bir ihtiyaç olarak gözükmektedir. Hakikati ve doğruyu test etmenin ölçüsü ise uzun sakal, sarık ve cübbe değil, akıl, bilgi ve hikmettir. Biz sahih siyer kaynaklarını okuduğumuzda, efsane bir peygamberi değil, hayatın gerçekleriyle yüzleşen, strateji üreten, belli bir plan ve program çerçevesinde hareket eden ve disipline önem veren bir peygamberi görüyoruz. O halde bizim, peygamber adına bize nakledilenleri, bu çerçevede akıl ve mantık süzgecinden geçirmemiz, her duyduğumuza körü körüne inanmamamız gerekir. Sözü söyleyen ne kadar dindar görünürse görünsün, eğer söyledikleri akla ve mantığa aykırı ise onları mutlaka sorgulamamız icap eder. Ancak bu takdirde din ve dünya işlerimiz yoluna girebilir ve sonuçta yaptığımız duaların bir anlam ve karşılığı olabilir.

Bugün bizim, her zamankinden daha çok sorgulamaya ve özeleştiriye ihtiyacımız vardır.

Birbirimizi kandırmayalım. Dünyada güç ve iktidar, vazgeçilmez iki temel kaynağa dayanır: Bilgi ve para…

Çünkü teknoloji denilen sihirli güç, bu ikisinin doğal bir sonucudur. Bu ikisine sahip değilseniz, efsaneler, ham hayaller ve derinliği olmayan stratejilerle avunursunuz. En ufak bir ses ve çıtırtıdan ürken serçe konumunda olduğunuz halde kendinizi Balkanların ve Orta Doğunun üzerinde uçan kartallar gibi hayal ederseniz, sonuçta maceraya sürüklenir ve ava giderken avlanırsınız. O halde stratejilerimizi, bilgimiz ve paramız ölçüsünde belirlemeli, yani ayağımızı yorganımıza göre uzatmalıyız. Kısacası, eğer bir doğan ya da şahin isek, enginlere uçup her türlü şartlarda avlanabilen kartallara öykünmemeliyiz.

Bu hikâyenin özeti şudur: Dualarımızın kabulünün işareti, eylemlerimizin niteliğidir. Eğer eylemlerimiz niteliksiz ise, gece ve gündüz durmadan yalvarıp yakarsak da en azından dünyada bir karşılığını göremeyiz. Bu yüzden bugünlerde bizim gözlerimizi yaşartacak yazılara değil, aklımızı ve dimağımızı mümkün olan en yüksek kapasitede çalıştırmaya teşvik edecek söylemlere ihtiyacımız vardır.

Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR (25.8.2015)

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

  1. Arif özer dedi ki:

    Sen söylemleriyle kendini red eden bir insansın. Kim aklı var iken,bilgiyi reddeder ki… bilgi doğrusal değildir. Amaçlıdır. Sen amaçlı ve yönlendirilmiş bilgi üzerinden ahkam kesiyorsun. Her halükarda haklı cikacaksin. Her durumda haksızsın. Çelişkili bir objektiflifin var. Savunduğun hakkın arkasında dur.

  2. Arif özer dedi ki:

    Anla.