Londra’dan yayın yapan El-Hivar Kanalının İstanbul bürosuna Evrak Türkiye (Türkiye Dosyası) programına katılmak için uğramıştım. Orada ilmi çalışmalarıyla bilinen ve tanınan Ahmet Turan Arslan Bey ile karşılaştık. İmam Birgivi’nin Arapça alanındaki yeri üzerine doktora çalışması yapmıştır. Emekli olmadan evvel Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinde idari görevlerde bulunmuştur. Halen de bu kurumda dersler vermeye devam ediyor. İmam Birgivi’nin son devrindeki muadili ve tetimmesi olan büyük hukukçu Hacı Zihni Efendi ile de ilgilenmiştir. Halkaları birbirine bağlamıştır. Son Devir Osmanlı Alimlerinden Mehmed Zihni Efendi Hayatı Şahsiyeti adıyla da konu etrafında bir eser kaleme almıştır. Bir başka çalışması da ‘İmam Busiri’nin Kaside-i Bürde’si üzerine yapılan Arapça ve Türkçe çalışmalar’ adlı eserdir. Bilhassa Arapça edebi eserlerle de yakından ilgilenmektedir.
El Hivar Kanalında görmüşken biraderi olan Milli Gazete’den mesai arkadaşımız Şeref Arslan’ı da sordum. Üç yıl önce sırladıklarını anlattı ve ‘inşaallah önden cennete gitti’ dedi. Demek ki hayatın çalkantıları arasında sessizce bu dünyadan çekildi gitti. Renkli bir arkadaşımızdı. Birlikte mesai sarf ettiğimiz yıllar 1987 yılına denk gelmeli. O yıllarda gazeteyi eski Konya Valisi Hazım Oktay Başer yönetiyordu.
Bundan birkaç gün evvel de eski mesai arkadaşlarımızdan Davut Özülker kaybettiğimiz başka bir isimden söz etti. Camiadan başka isimlerle birlikte taziyesini paylaştı. Buna göre Abdulkadir Özkan da Hakk’a yürümüştü. Milli Gazetede her kademede görev yapmıştır. Bazen yayın yönetmeni bazen de mücerret yazar olarak hizmet vermiştir. Bazen sayfalar arasında onları ve aradıklarımı bulabilmek umuduyla veya ‘kim kalmış, kim gitmiş’ sorusuna cevap verebilmek için Milli Gazete sayfaları arasında gezinirdim. Renkli bir sima idi. 1980’li yıllarda Milli Görüş camiasının tertip ettiği etkinliklerde ve buluşmalarda bir araya geliyorduk. Kalemi akıcıydı. Bazen gıyabında aklıma düşüyor ve nerede olduğunu merak da ediyordum. Bizim camianın öncü/duayen gazetecilerindendi.
İlk kuşaktandı. Belki de Milli Gazete ile ilk çıktığı yıllarda (1974) tanışmış olmalı. Bu buluşma ile ilgili bir duygusunu ve hissiyatını paylaşmıştı. Hiç unutmam şöyle anlatmıştı: “İslami hava ile 1960 ve 1970’li yıllarda tanışmıştım. Bu hava beni fena çarpmıştı. İslami havayı ve çevreleri o zamanlar soluklamıştım. Sanki kendini yeni doğmuş gibi hissetmiştim. Şimdi o havayı yeniden yalasam neler vermezdim! O havayı arıyor ve yeniden yakalamak ve solumak istiyorum. O eski havayı yakalasam en azından 20 yıl gençleşirdim…” O havanın adeta gençlik hatta hayat iksiri yani ab-ı hayat olduğunu anlatmak istiyordu. Çok yerinde bir hissiyat. Sonrasında aramıza dava değil heva ve heves ve bayağı duygular girdi. İçimizde yakaladığımız cennet cehenneme karışmaya başladı. Gönül aynamız cilasını kaybetmeye ve hatalarla kirlenmeye başladı. Günahlar da masumiyetin tadını tuzunu alıp götürüyor.
Kur’an bu yitirdiğimiz ve kaybettiğimiz cennet ikliminin nedenini anlatıyor. Hayır, hayır! Bilakis, onların yapıp ettikleri şeyler kalplerini kararttı (Mutaffifin suresi 14. Ayet) Bu da adeta bizi arza yapıştırdı. Yere çakıldık kaldık. Hafifliğimiz gitti. Bizi göklere yükselten kanatlarımız koptu.
Biz de Abdulkadir Özkan’ın bahsettiği dostluk yıllarını özlüyoruz. Elbette hayatta o zamanlar da her şey dört dörtlük değildi. İnişli çıkışlı olmuştur. Lakin camia arasında ilişkiler bu kadar savruk da değildi.
Milli Gazete’nin önden giden son nöbetçileri Şeref Arslan ve Abdulkadir Özkan’a; rahmete vesile olması dileğiyle.
Mustafa Özcan