Araplar ‘vazi’ud dini/وازع الديني’ diye bir tabir ve kavram kullanırlar ve kulun Allah karşısında sorumluluktan çekinmesini bu kavram ile ifade ederler. Buna kısaca dini veya ahlaki kaygı diyebiliriz. Dinimizde intihar etmek yanlış olmakla birlikte suistimal veya istismar da yoktur. Bu şu demektir, İslam yapıcılığı yani müspet hareketi emreder. Dinin negatif anlamda kullanılmasına karşıdır. Ahlaki nedenlerden dolayı ülkemizde intihar vakalarına pek rastlayamıyoruz. Bu durum hem iyi hem kötü. Maddi veya manevi buhranlar sonucunda intiharlara rastlanabiliyor. Bediüzzaman yaşadığı manevi tazyikler altında “Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti” demiştir. Lakin suistimal veya yolsuzluk nedeniyle pek intihar veya girişimlerine rastlayamıyoruz. Onun yerine pişkinlik almış başını gidiyor. Utanma yerine pişkinlik katsayısı artıyor. Yolsuzluk ve suistimal katsayısı veya yüzdesi çok belirgin. Japonlarda özellikle mali suistimal veya işgücünden çalma veya işi savsaklama veya ihmal nedeniyle intiharlar olabiliyor. Biz de ehemmiyet verilmeyen kusurlar nedeniyle Japonlar intihar etmektedir. Halbuki, onlarda suistimal yok denecek kadar azdır. Bunu yapanlar da pişkinlik göstermeden intihar ediyorlar. Bunun utancıyla yaşamak istemiyorlar. Bizde ise intihar yok ama kefenin öbür tarafı yani yolsuzluk çok yüksek. Japonlardaki intihar oranının yüksekliğine mi yanalım bizdeki yolsuzluğun ve vurdumduymazlığın tavan yapmasına mı? Ve sorumlusunun bulunamamasına mı? Bizde karinesi bol olsa da ‘rüşvetin belgesi olmaz’ denilmektedir. Halbuki, kusurlu yapılaşmalar rüşvet ve yolsuzluk karinesi değil midir?
Bizde ahiret inancı ve hesap verme inancı olmasına rağmen neden bu kadar aldırmaz haldeyiz? Gerçekten de dünya sevgisi bizim inancımızı gölgeliyor mu? Biz iki zıddı bir arada tutuyoruz. Ahirete inanıyor ama gereğini yapmıyoruz. Japonların inancı bize göre eksik ama ahlakları güçlü! Dinden bağımsız ahlak olmadığına göre onların inancı yanlış olsa da bize göre kuvvetli. Bizim inancımız doğru olsa bile zayıf. Hem herkesten çok inanıyoruz hem de dünyayı herkesten fazla seviyoruz! Burada söylem ile eylem arasında bir çelişki ve tezat var. Bu nedenle de neden dünyada en alttakileri temsil ettiğimizi sormaya gerek olmamalı.
Maraş depremi bir kez daha ispat etti ki insan eğitimi şart. Temel mesele düzgün insan sorunudur. Avrupa’da köpeklerden ziyade köpek edinenleri veya sahiplerini eğitiyorlar. Bizde eşyayı emanet etmeden evvel insana sorumluluğu öğretmeliyiz. Bu hem eğitim seviyesini yükseltmekle hem de sorumluluk şuuru aşılamakla olur. İnsanımıza her seviyede hizmet aşkını ve Kur’an ifadesiyle itkanı yani mükemmelci olmayı öğretmeliyiz. Yaptığımız işi en iyi ve ileri düzeyde kotarmalıyız. Bunun en büyük haslet olduğunu belletmeliyiz. Bir Japon bunu biliyor ve halka hizmetin hakka hizmet olduğu şuurunu taşıyor ve onurunu yaşıyor. Sadece kendi milletine değil insanlığa da hizmet ediyor. Bizde ise tam tersine. Köşe dönmecilik hastalığı kökleşmiş halde. Bu nedenle yine deprem bölgesinde sorumlu arıyoruz. Deprem yıkmaz sahtekarlık, tamah ve hile yıkar. Yine çürük yapılarla ve sorumsuz müteahhitlerle karşılaştık. Bilmiyorum ama Celal Şengör’ün ifadesine göre Veli Göçer 2018 yılından beri yeniden müteahhitlik hizmetlerine başlamış! Balık hafızalıyız ya da kurumlarımız balık hafızalı. Kötülerimiz de tam ibret olacak ceza almıyor ve pişkinliği ele alıyor. Türkiye’de seviye çok düşük olduğundan kör dövüşü kaçınılmaz oluyor. Hakkaniyetin ölçütü bulunmadığından mugalebe/yenişme kültürü ve yöntemi ağır basıyor. Güçlü borusunu öttürüyor. Bu kuralsız oyunda da hem dünyevi hem de uhrevi kaygı gütmeyenler kazanıyor.
Eskiler dini siyasete alet etmekten söz ederlerdi. Biz buna dine hizmet değil de dini istihdam diyoruz. Siyasetçilerin sermayelerinden birisi de dini alandır. Dindar kitleleri kendilerine bağlayarak siyasi hayatta rüçhaniyet kazanmaya çalışırlar. Bunun bir ileri boyutu da ideolojik istismardır. Yine deprem bölgesinde görüyoruz ki ideolojik istismar nedeniyle iktidar ve muhalefet birbirleriyle hizmette değil hizmeti engellemede çekişiyor ve yarışıyorlar. Kimsenin diğerinin puan kazanmasına tahammülü yok. Ortak hizmetlerinden insanımız kazanacaktı lakin çekişmelerinden dolayı depremzedeler kaybediyor. Hatta bu sadece iktidar ile muhalefet arasında değil Mehmet Akif Ersoy’un tanıklığına göre kurtarma ekipleri arasında da yaşanıyor. Ekiplerden bir kısmı kurtarmaya değil başarı hikayesine odaklanmış durumda. En zor ahvalde nefsaniyet yapıyor.
Deprem bölgesinde belki de bütün talepleri karşılamakta zorlanan Fuat Oktay parmağını muhaliflere sallayarak devlet biziz telkininde bulunuyor. Aynen ideolojik olarak Nevzat Tandoğan’ın talebelere ya da Afyon/Dinar depreminde Demirel’in kalabalıkların ‘devlet nerede?’ sorusuna karşı burada karşınızdayım demesine benziyor.
Bir de bunun karşısında çılgın muhalefet mangası var. Bütün siyasi sermayesini çılgınlığa yükleyen Ümit Özdağ deprem bölgesinde kışkırtıcılıkla bir toplumsal kıvılcım çıkarmaya çalışıyor. Abuk sabuk laflar ediyor.
Her kesim yanlışın bir tarafından tutuyor. İnşaallah gemidekiler kavga ederken gemi rotasında ilerliyordur ya da umalım zaman doğru yönde akıyordur.