Yaz geldi ve dağların davetine icabetin derin sevinci içindeyim. Eski dervişlerin düşlerinden ve izlerinden özgürlük devşirmek için yürüyorum. Yalnızca yaşlanmamak, dervişler gibi dağlanıp yaşamak için birer birer terk edip dünya türkülerini yükseklere doğru adımlıyorum yeni bestelerin kulağıma bir busesi için. Dervişlerin lâ’dan sonra sildikleri yeri doldurmak için illâ’dan sonra söyledikleri Hû sesi için.
Ehli bilir ki dağ ve dervişin ortak yanı, özgürlük kavramıyla kurdukları bağdır.
Derviş, kim’liğini bulmak ve işgalden kurtulmak için yalın ve yalnız bir savaşçı olarak cenge giren ve nihayetinde hayatının hakikatlerine dair yüzleşmeler ve şahitliklerle sancılar içinde kendini doğurmaya çalışan kişidir. Kuşatıldığı maddi ve manevî ağların bağlarından kurtularak bağımsız olmaya çalışandır. Dervişin doğumu, ilk doğum ve aslında doğum adını almayı hak eden bütün doğumlar gibi zorunlu olarak sancılıdır. Sancısız bir doğum, belki de ancak bir lütuftur.
Dağ ise insanoğlunun emekleme dönemlerinden itibaren bu özgürlük doğumlarına yardımcı olmuş kadim bir ebedir. Hatta doğumdaki payı ve doğumuna yardımcı olduklarının gönül bağı itibariyle kadim bir anadır.
Bu bağlamda varmak istedikleri gaye ve katetmek zorunda kaldıkları meşakkatli yol itibariyle dağcı ve derviş birbirlerine çok benzer. Her ikisinin de gönlü bir zirvededir. Zirve ise terklerle ve yeni tedariklerle varılan yerdir. Terk zor, tedarik ise temrin gerektirir. Bu yolculukta derviş içine doğru; dağcı dışa doğru yürür. Bu benzerlikteki püf nokta ise şudur: Bir tarike giren herkes derviş olmadığı gibi, dağa çıkan herkes de dağcı değildir. Dahası gerçek bir dağcı için zirve dağın en yüksek yeri olmadığı gibi, derviş için de zirve satırlara dökülmüş sayfalar dolusu pratikleri yerine getirmek değildir. İkisi için de zirve, aşağıda bıraktıklarından soyutlanarak kendi kim’liklerini buldukları nokta’dır.
Dağa ve yalnızlığa sığınan dervişe ve aslında insana acizliği öğreten en kısa yol dağ, gerçek doğumu öğreten en kısa yol ise ölümdür. Ancak dervişin doğumu, biyolojik doğum olmadığı gibi ölümü de biyolojik ölüm değildir. Bu ölüm, “ölmeden önce ölme” başlığının altından kendinden ve çevresinden bazı şeyleri ve kimseleri terk ederek öldürmesidir. Gel gör ki paradoksal gibi gözükmekle birlikte bizzat kendisi dahil öldürdüklerini aslında yaşatmayı öğrenmektedir.
En yakını olsa bile, ötekinin biyolojik ölümü ve ölenin ardından insanın yaşadığı sarsıntılar ve sorgulamalar değildir. İllaki bizzat kendisinin ölümünü tecrübe etmesidir. Bu da bedenin katılımıyla sayısız temrinler neticesinde ölümle yüzleşip iliklerine kadar sarsılıp onu idrak ettiği gün gerçekleşir. Zira başkasının ölümü insana göz yaşı döktürür, ama kendi ölümünü tecrübe etmek, buruk iniltilerle insanı kendi içine ağlatır. Tenha köşelerde ve vicdanın şahitliğinde gecelerde…
Nicelerinin iddia ettiği gibi insan zihnen veya duygusal olarak hele de konfor içinde derin düşüncelere dalarak büyük soruları sorumaz ve sorunları idrak edemez. Hele hayatın hakikatini öğrenmenin en kısa yolu olan ölümü asla hissedemez, belki kabul eder.
Beden her zaman zihinden daha çabuk ve kesin bir öğrenme yetisine sahiptir. Üstelik bedenin öğrenimi kalıcı bir öğrenmedir. Zihnin öğrenmesi ise esasında beden için bir başka deyişle bedenin öğrenmesine yardımcı olmak içindir. Kalıcı bütün dönüşüm ve değişimler bedenle başlar. Bu bağlamda yolunu dağa düşürenler, yakasına yapışmış olan aşılması gerektiğini düşündüğü için aşağıda bıraktığı süfliliklerin hakikatine dair tecrübi idrake sahip olduklarını, olduğu yerde bırakarak onlardan fiziken uzaklaşmak isteyen kimselerdir. Zira birçokları bilir ki beden ayrılmadan, kalp kopmaz. Ayrılsa bile bir anda kopmaz. Çoğu zaman, beden yakın olduğu ile ünsiyet kurar, ülfet geliştirir. İşte tam da bu sebeple dağa sığınmak öncelikle bedenin aşağıdakilerle ayrılığı ve kişinin kendisiyle bir başına kalarak koca evrendeki konumunu tespit edebilmek için bir arayış yolculuğu veya tırmanışıdır.
Dağ insana kendi haddini en kısa ve net ifadelerle öğreten bir mürebbidir. Bir birey olarak kozmik konumunu bulabilmek için dağa çıkanlara dağlar derin vadileri, karanlık geceleri, sessiz konuşmaları, imkân kısıtlamaları, yukarıları arzuladıkça her adımda nefes kesmeleri, her dağın kendine has sürprizleri ve en önemlisi de beden saatini doğa saatine ayarlamasıyla kısa sürede kendi konumunu bulduracak ve hatta müşahede ettirecek fırsatlar sunar. Bunlar dağın dilleridir.
Dağa çıkan dilsiz kaldığı, sustuğu oranda dinlemeye ve harfsiz sözlerin rehberliğinde kendi konumunu bulmaya başlar. Bulduğunu idrak ettiği anda da bir çocuğun annesiyle kurduğu bağ gibi, dağa sığınan da dağ ile özel bir bağ kurar. Ona bir aidiyet duymaya başlar. Bu kozmik konum bilgisi ve aidiyet duygusu aslında sadece dağ üzerindeki bir mekâna değil, o mekân üzerinden kişinin kainattaki konumuna ve aidiyetine aittir. Kâbe ile kurulan bağın aslında Kabe’nin sahibi ve onun yarattığı bütün varlıklarla kurulan bağ gibidir bu durum. Kendi konumunu bir başka deyişle kim’liğini ve haddini öğrenen kişi, kendi dışındaki bütün varlıkların da haddini ve hakikatini öğrenme yolunda ilk adımı atmaya başlamış demektir.
Cihan gözüyle bakana dağlar taş ve toprak, ağaç ve yaprak, başındaki kar ve buzul yahut bütün bunların arasında özgürce yaşayan hayvanların meskenidir. Can gözüyle bakana dağ, doğuran ve dağlayandır.
Mûy-ı sefîd-ile ser-i sevdâ-zedem benüm
Berf-i belâ ile tolu ġam kûhsârıdur (İbn Kemal)
Benim beyaz saçlarla kaplı sevdalı başım, belâ karıyla dolu gam dağı gibidir…