eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Prof. Dr. İsmail AYDOĞAN

Kahramanmaraş’ta doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Kahramanmaraş ve Ankara’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi, Eğitim Yönetimi ve Teftişi Bölümünden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimler Enstitüsünde, aynı alanda, yüksek lisans ve doktora yaptı. 2015 yılında profesör oldu. "Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri", "Eğitim ve Paradigma", "Kültür Temelli Eğitim", "Eğitimin Türkçesi", "Eğitimde Nezaket", "Bir Dava Adamı Nurettin Topçu" ve "Eğitimin Kimlik Arayışı" adlı kitapları yazmıştır. Ayrıca ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış altmışın üzerinde kitap bölümü, makale ve bildirisi bulunmaktadır. Çalışma alanları, eğitim felsefesi, eğitim politikası, eğitim sosyolojisidir.

    Bizim musikimiz var mı?

    Osmanlı ve Cumhuriyet tarihimizi dikkate aldığımızda, musiki alışkanlığımızı beş kategoride gruplayabiliriz. Bunlardan biri Osmanlı’da sadece “türkü” olarak adlandırılan, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türk eğitim ve kültür devrimi çerçevesinde “halk müziği” olarak tanımlanan musiki türüdür. Daha çok sözlü olan, bölgesel farklılıklar taşıyan ve tek sesli çalgılarla günlük hayatta ve eğlencelerde çalınıp söylenilen bu musiki türünde âşık geleneği de önemli bir yer tutar.

    Musiki alışkanlıklarımızdan ikincisi sanat musikisidir. Temelini Selçuklu ve erken Osmanlı dönemlerinde, özellikle dini musiki (tasavvuf ve ilahi formları) ile klasik İran ve Arap musikilerinin oluşturduğu sanat musikisi, altın çağı olarak kabul edilen 16.yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın desteğiyle, sarayın ayrılmaz bir parçası olur. Tanzimat döneminde kurumsal olarak başlayan batılılaşma gayretleri etkisini musikide de gösterince,  bu dönemde Batı musiki enstrümanları ve notasyon sistemi sanat musikisine de entegre edilmeye çalışılır. Cumhuriyet dönemi ise, sanat musikisi açısından oldukça ölü bir dönemdir. Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının Batılılaşma ve modernleşme politikaları çerçevesinde sanat musikisi gözden düşmeye başlar. Bu dönemde (belki de halen) Batı müziği, ilerlemenin bir simgesi olarak telakki edilirken sanat musikisi “Doğu’nun köhne alışkanlıkları” olarak görülür ve yerine Türk Halk Müziği (mesela Yanık Ömer ve Çanakkale türküleri) ve çok sesli Batı müziği (Cemal Reşit Rey’in “10. Yıl Marşı” ile 1940 yılların sonuna doğru Adnan Saygun’un “Yunus Emre Oratoryosu“) öne çıkarılır. Hatta 1934 yılında radyoda sanat musikisine yayın yasağı bile getirilir. Yasağın nedenlerinden en önemlisi Batı müziğine alan açmaktır. Çünkü sanat musikisi, geçmişle, yani Osmanlıyla bağlantılı olduğu için modernleşme hedeflerine uygun görülmemiştir. 1950’lerden sonra sanat musikisi, popüler müzik ve arabesk müzikle rekabet etmeye başlar. 1990’larda özel radyoların ve televizyonların yaygınlaşmasıyla da sanat musikisi artık nostaljik bir kategori olarak konumlandırılır. Yapılan batılılaşma gayretlerinin neticesi olarak, günümüzde, sanat musikini yaşı ilerlemiş insanların dinlediğine dair bir kabul de vardır. 

    Toplumumuzun musiki alışkanlıklarından üçüncüsü tasavvuf musikisidir. Özellikle Osmanlı, kısmen de Cumhuriyet döneminde halkın büyük bir kısmı dini musiki ile yakından ilgili olmuştur. Osmanlıda Mevlevi, Bektaşi, Halveti gibi tarikatlar kendi musiki formlarını bile geliştirmiştir. Dede Efendi’nin Segâh Mevlevi Ayini, bu formun en ünlü örneklerinden biridir. Mevlevi ayinlerinde ney ve kudüm; Bektaşi nefeslerinde bağlama gibi çalgılar kullanılmıştır. Cumhuriyet Döneminde ise tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla dini musiki toplumun geniş kesiminden uzaklaştırılmıştır. Buna rağmen günümüzde Halveti-Cerrahî Tarikatı gibi kimi tarikatlarda icra edilmeye devam edilmektedir.

    Toplumumuzun musiki alışkanlıklarından (aslında burada doğru ifade alıştırıldıklarından) dördüncüsü Batı müziğidir. Bu müzik (evet musiki değil) Osmanlı’nın son dönemlerinde Tanzimat reformları ile başlayarak Cumhuriyet döneminde giderek yaygınlaşmıştır. Önce Osmanlı’nın son döneminde saray çevresinde Klasik Batı Müziği etkili olmaya başlar. Cumhuriyet döneminde ise Batı müziği modernleşme ve çağdaşlaşma çabalarının bir simgesi haline gelir. Opera, senfoni, çok sesli müzik gibi türler devlet eliyle desteklenir. Adnan Saygun, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin ve Cemal Reşit Rey bu alanın önde gelen zevatlardır. Ayrıca Cumhuriyet döneminde özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış ve yaygınlaşmış müzik türleri olan pop ve rock müzikleri de bu tür içinde değerlendirilebilir.

    Toplumumuzun musiki alışkanlıklarından beşincisi ise Arabesk müziktir. Arabesk müzik, Cumhuriyet döneminde, özellikle 1960’lardan sonra kırsaldan kente göç eden geniş kesimlerin duygu dünyasını yansıtan bir müzik türü olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı döneminde bu tür bir müzik yoktu.

    Özetle bizim musikimiz denilince türküler (sonraki tanımlamayla halk müziği), sanat musikisi ve tasavvuf musikisi anlaşılmalıdır. Bizdeki arabesk müzik dışındaki pop, rap, rock, caz ve hafif gibi müzik türleri, Batı’nın kültürel hegemonya kurma ve kültürel üstünlüğünü yayma çabasının ürünüdür. Bunlardan pop ve rock müzik, esasen Batı’nın (özellikle ABD ve İngiltere’nin) kültürel etkisinin dünyaya yayılmasının bir aracı olmuştur. Bu durum, “yumuşak güç” olarak adlandırılabilecek bir hegemonya biçimidir. Hafif müzik ve özgün müzik ise, özellikle Batı sömürgeciliğinin etkisindeki ülkelerde, milli ve yerel musikilerin Batı müziği ile uyumlu hale getirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu süreç, genellikle Batı kültürünü daha “modern” olarak görme algısıyla bağlantılıdır.  

    Peki, batı kültürünün küresel egemenliğine karşı milli musikiyi ayağa kaldırmak mümkün müdür?

    Bunun iki yolunun olduğu söylenebilir. Birincisi entegrasyondur. Küreselleşme süreciyle birlikte Batı kültürünün popüler müzik türleri (pop, rock, rap gibi) dünyadaki ülkelere hâkimiyet kurmuş, birçok mili kültür de bu müzik tarzlarına entegre olmuştur. Mesela bizde Erkan Oğur veya Yüksek Sadakat, Türk halk müziği ve rock müziği öğelerini birleştiren sanatçı ve gruplara örnek verilebilir. Bu tür milli yahut yerel musikilerin Batı müziğiyle uyumlu hale getirilmesi esasında bir çeşit modernizasyon olarak görülmelidir ki bu da sömürünün son versiyonlarındandır. Bizde halihazırda uygulanan da bu entegrasyondur.

    Batı kültürünün küresel egemenliğine karşı milli müziği ayağa kaldırmanın ikinci ama doğru olan tek yolu milli musikiye sahip çıkmaktır. Elbette bu sahip çıkmanın zorluklarından biri, batı tekelinde oluşan müzik endüstrisidir. Günümüzün küresel müzik endüstrisi, Batı merkezli teknoloji firmaları tarafından yönlendirilmektedir. Bu endüstrinin ileri sürdüğü ve hepimizin de artık kabul ettiği derinlerdeki sömürge mottosunu da unutmamak lazım: Müzik evrenseldir (!). Peki, bu büyük badireye rağmen ne yapılabilir?

    Öncelikle kabul etmek gerekir ki Batı müziğinin etkisinin azaltılması ve türkülerle sanat musikisinin etkisinin artırılması, uzun vadeli ve çok yönlü bir kültürel strateji gerektirir. Toplumsal, sanatsal ve eğitimsel düzeyde atılacak adımlarla hem milli musikinin güçlendirilmesi hem de Batı müziğinin etkilerinin azaltılması hedeflenmelidir. Öncelikle hemen her yerde batı müzikleri ile batı etkisindeki müzik türleri her an görülebilir ve duyulabilir olmaktan uzaklaştırılmalıdır. Ülke düzeyinde atılacak bu tür ciddi önlemleri desteklemek adına eş zamanlı olarak farklı adımlar da atılmalıdır. Bu adımlardan en önemlisi eğitim sisteminde yapılacak radikal değişikliklerdir. Türk müziği, özellikle türküler ve sanat musikisi, eğitimin temel unsurlarından biri haline getirilmelidir. Bunun için okullarda, derslerde ve her türlü etkinlikte Batı müziği yahut batı etkisindeki müzikler yerine, sadece türkü ve sanat musikisine yer verilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca hemen her öğrenciye, Türk müziğinin temel makamları, ritimleri ve enstrümanları öğretilmelidir. Üniversitelerin musiki bölümlerinin müfredatı üç musiki türünden (türkü, sanat musikisi ve tasavvuf musikisi) oluşturulmalıdır. Batı etkisindeki müzik türleri sadece birkaç üniversitenin bölümlerinde öğretilmelidir.

    Eğitimde atılacak adımlar kadar, belki de daha önemli olan medyanın bu süreçteki rolüdür. Zira medya, kültürel alışkanlıkları şekillendiren en güçlü araçlardan biridir. Türk müziğini yaymak için medya alanında aktif bir strateji izlenmelidir. Medyada sanat musikisi ile halk müziği sanatçılarına daha fazla yer verilmesi, bu musiki türlerinin popülerleşmesini sağlar. Zira kulak neyi çok duyarsa ağız onu söylemeye yatkındır.

    Bu öneriler elbette genişletilebilir. Ancak burada sayılan ve değişik kesimlerce sayılacak diğer önerilerin hayata geçebilmesi için bizim bu işten ıstırap duymamız gerekir. Bizim ricalimizin batı karşısındaki tutumu en fazla entegrasyona evet diyebilecek olgunlukta olduğundan bu tür öneriler ve tutumlar uygulanabilir görülmemektedir. Böylece hayatı kölece yaşamak, zorunlu birlikteliklerden sevda çıkarmak, üstelik bunları da bir varoluş sancısı addetme yanılgısı içinde yaşamak… İşte en acı olan da budur.

    Dinlemek için;

    Dede Efendi’nin Segâh Mevlevi Ayini: https://www.youtube.com/watch?v=1vb7fZTmtN0

    Halveti zikri: https://www.youtube.com/watch?v=PbJS62wUdgg

    Ahmed Adnan Saygun – 1. Senfoni : https://www.youtube.com/watch?v=1LAPspnL71E

    Yunus Emre Oratoryosu https://www.youtube.com/watch?v=Xctk3cjoDZY

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Ahmed YAHYA dedi ki:

      Hocam çok teşekkür.