Batının dünyayı, toplumlar ve insanlar için yaşanmaz bir adaletsizlik içerisinde sürüklediği gerçeğiyle yüzleşmek şöyle dursun, batılılaşma sefilliğini gelişmişlik olarak gören ekâbir arasında hayatı yaşamak çok zor. Yanlışın doğru, çirkinin güzel, kötünün iyi olarak gösterildiği bir dünyayı yani batılılaşmayı ulaşılacak bir hedef olarak koymak son yüzyılın en büyük aymazlığı, küresel ölçekli bir hipnozdur. Batı bu haliyle kuşkusuz zihinsel bir panoptikon inşa etti ve buraya dâhil olmayanlara acımasızca zulüm yaptı/yapıyor. Öne sürdüğü hümanizmayla, kişisel gelişim gurularıyla; kullanıma soktuğu televizyon, internet ve sosyal medya gibi araçlarla saldırısını sürdürüyor. Elbette saldırısını münafıkça yapıyor; demokrasi istişareye, eğitim terbiyeye, etik ahlaka, bilim tefekküre, birey insana, yaşam hayata, toplum ümmete, okul mektebe, okumak ikraya, felsefe hikmete eşit gösterilerek galip geliyor.
Saldırısında en büyük yardımı benzerliklere olan vurgusundan ve buna teşne olanlardan alıyor. İman inanca dönüşünce insan kimliğini kaybettiğinden batının bu tür eylemlerini saldırı olarak değil zenginliğin forsu (söz geçirme gücü) veya fakirliğin bedeli olarak görenler, hipnotize olarak panoptikona dâhil oluyorlar. Böylece savaşçı bir millet, ne olduğu belli olmayan “barışçı bir ulus”a dönüşüveriyor. Bu bağlamda Batının Kur’an-ı Kerim yakma eylemleri karşısında ortaya koyduğu hoşgörü temennilerine bakarak bu tür eylemlerin fanatik gruplarca yapılan tek tük eylemler olarak anlamamızı istemesini de saldırının bir çeşidi olarak görmek gerek.
Batı, 20.yüzyılın başında okulları ülkelere, eğitimi küreselcilere bıraktı. Böylece zihinle uğraşmayan okullar pratik hayatın gerekliliklerine uygun insan yetiştirmeyi amaç edinirken onların zihniyetinin nasıl olacağı küresel baronlara, hegamonik güçlere ve bunların aracılarına havale edildi. Köşeleri olmadığı için anlamsız bir barışsever haline getirilen batının dışındaki entelijansiya ise (elbette batıcı Türk aydınları da) bu saldırının varlığını kabul bile etmiyor. Oysa özellikle eğitimle uğraşan akademisyenler ve öğretmenler, Nurettin Topçu’nun muhteşem tespitiyle, cephede asker olduklarını idrak etmelidirler. Akademik kitaplarda yer alan modeller, kuramlar, çalışmalar, gelişmeler bu bilinçsizliğin, cephede asker olmamanın hezimetinin sonuçlarıyla doludur. Öte yandan bilimsel anlamda Batıda ortaya koyulan her modelin veya kuramın ya Yunan mitolojisinde ya İncil’de ya da Tevrat’ta bir karşılığının olduğu unutulmamalıdır.
Bunların neticesinde, bizim gibi ülkelerde, Batılı bir düşünürden alıntı yapılmadan ne bir makale ne bir tez yazılabiliyor. Diğer yandan yapılan tezlere ve makalelere Kur’an’ı Kerim’den, Peygamberimizden, İmam-ı Azamdan, Gazali’den veya diğer âlimlerden bir alıntı yapılamıyor yahut bir atıf konulamıyor. Kant’tan, Descartes’ten veya Hegel’den bir alıntıyla konuşmayı zenginleştirmek bir hadis ya da ayet vererek zenginleştirmekten daha ilginç oluyor, daha çok alıcı buluyor. Hegel’li, Heidegger’li sohbet iklimi İbrâhim Hakkı Erzurûmî’li, Beyazid Bistâmî’li veya Ebu’l-Hasan Harakânî’li sohbetten daha bilimsel algılanıyor. Bu durum en hafif tabirle bu ülkede yaşayanlar için ayıp bir şeydir. Bu ahval zihinsel bir çöküşün, sömürgeleşmenin açık ve seçik bir göstergesidir.
İrade sahiplerine düşen, hayat pratiğinde batının bu saldırılarından kurtulunamıyorsa hiç olmazsa zihinsel olarak batılı fikirlerle ayrışmalarıdır. Bunu sorun haline getirip mücadele etmek gerek. Aksi takdirde itikadi olarak tehlikeli zihniyet yetiştiren insan üretim sistemimizden modern kabileciliğin gölgesinde payeler kapmaya çalışan insan bile yakın gelecekte yetişemeyecektir. Hayatı bu kadar ahretsiz bırakmak ne insana ne de hayata bir yarar sağlamayacaktır.
Kaleminize sağlık Üstad