BALKAN’DAN ÇANAKKALE’YE-9:
Bir ayağı Çanakkale’de, vücudu Üsküp-Batinca’da, yüreği Türkiye’de: “Aşağı Koliçan”lı Gazi Şerif Aga…
Mehmet Âkif, Çanakkale’nin destanını yazdığı muhteşem şiirinde, dünyadaki habisliğin bombalara dönüştüğü ikiyüzlü 20. asrı şöyle nitelendirir:
“Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl”
Şanlı 14. asrın başından “sefil” 20. asrın başına gelindiğinde, Balkanlar’daki Müslümanlar da fırtınaya tutulmuş gibi dağılmıştır…
Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarında, 14. asrın ilk yıllarında fethedilen Yalova’da, Laledere köyündedir savaş başladığında genç Şerif… Üsküp’ten, doğduğu Aşağı Koliçan köyünden çok uzaktadır artık.
Şam-ı Şerîf’te, şanlı Halep’te savaşır…
Mübarek Kâbe’nin “bahçe kapısı” sayıldığı için, îmanında zaaf olanın bir türlü akıl erdiremeyeceği fedakârlıklarla korunan bir belde olan Yemen’de savaştı…
“Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyâr olmaz!”
Değeri, ayaklarının altına cennet serilen analarla kıyaslanan Bağdat’ta savaştı…
Bir hekim ona, bazı rahatsızlıkları için bir rapor yazabileceğini, memleketi Üsküp’e dönebileceğini söyledi!
Cevap kesin idi: “Köyümde kimsenin yüzüne bakamam! Eli silah tutan akranım burada!…”
Ve Çanakkale…
“Kahramanlık, îman, vefâ ve vicdan” gibi kavramların, bütün maskelerinden sıyrılarak görüldüğü cephe…
Bir gülle düşer yakınına…
Önce geçici bir sağırlık…
Sonra sol kısımdan başlayarak tüm vücuda yayılan kesif bir acı… Kesif bir soğukluk…
Sol bacağı tamamen kopmuş vaziyette döner köyüne…
Sol bacağı kopmuştur evet… Ama “Kahramanlığı, imanı, vefâsı ve vicdanı” kurtulmuştur…
Elhamdülillah! “Gâzilik” unvanı ile avdet etti ata topraklarına… Batinca köyü idi bu gâziyi bağrına basan ömrünün kalan kısmında… Asırlarca “her bahar tutturulan kutlu koşu”nun merkezi olan Gâzi Üsküp’ün Batinca köyü…
1953’te Türkiye özlemi düşer içine…
Ne de olsa “bir parçası!”, gâzilik şâhidi olan sol bacağı da o topraklardadır…
Üsküp Türk konsolosluğu, istediği takdirde, Türkiye’de istediği yerde kendisine toprak ve yerleşim yeri imkânı sağlanabileceğini bildirilir.
Biraz çocuklarının Balkan topraklarına bağlılığı, biraz da dedelerinin mezarlarını terk edememesi nedeniyle Türkiye’ye gitmekten vaz geçer.
Çanakkale’de düşen gülle ile gelmeyen, tehir edilen vuslata, 1962’de kavuşur GAZİ ŞERİF AGA…
Mezarı mı?
Batinca köyünde iki siyah taş sadece… Baş ve ayak kısmında işlenmemiş iki siyah taş…
Yazısız iki siyah taş… Yazısız ve süssüz, tabiîlikle heybetlenmiş iki siyah taş… Kabri gören insanın gönlünden, o mezar taşına, Arif Nihat Asya’nın şu güzel mısralarını yazmak geçer:
“Destanı öksüz, sükûtu derin meçhul askerin;
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye,
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli,
Kim demiş meçhul asker diye?…”
GAZİ ŞERİF AGA’nın türbesi yok,
ama
yattığı tepe kutlu şüphesiz!…
Bir ayağı Çanakkale’de, vücudu Üsküp-Batinca’da, yüreği Türkiye’de: “Aşağı Koliçan”lı Gazi Şerif Aga…