Doğuluların (elbette Müslümanların da) Batılılar karşısında hissettiği yetersizlik duygusu, özellikle modernleşme, sömürgecilik ve küreselleşme süreçleriyle yakından ilişkili tarihsel bir olgudur. Bunun dramatik yansımaları mimariden kentleşmeye, tıptan mühendisliğe, teolojiden pedagojiye hemen hemen her alanda görüldüğü gibi bir şemsiye alan olan akademide de bariz bir şekilde görülmektedir. Doğu ve İslam ülkelerindeki birçok akademisyenin eserlerinde görülen bu değersizlik hissi Batı’nın bilimsel, teknolojik ve ekonomik üstünlüğünü içselleştirilip kendi değerlerine yabancılaşmayla ortaya çıkmıştır. Son çeyrek asırda çok sayıda akademisyenin Avrupa ülkelerine gitmesi, meslektaşlarının yaşam biçimlerini yüzeysel de olsa gözlemlemeleri, onlardaki bu duyguyu pekiştirmiştir.
Bu duygu içindeki bir akademisyenin akademik yaşamı aşağı yukarı şöyledir: Mesela eğitim üzerine çalışmalar yapan bir akademisyen, Batı kaynaklarını titizlikle tarar ama kendi kültürel birikimine mesafeli durur. Çalışmalarında Lawrence Kohlberg, Jean Piaget, Peter Drucker, Max Weber gibi Batılı düşünürlere bolca atıfta bulunurken; İbn Haldun, Gazali veya İbn Tufeyl gibi isimleri ancak Batılı akademisyenler referans verdiğinde anmaya değer görür. Bu akademisyen için, batılı dergilerde ve yayınevlerinde yayımlamamış bir yazı, batılı bir akademisyen tarafından dile getirilmemiş bir tespit akademik anlamda değerli değildir. Çalışmalarını daha Batılı gösterme kaygısı nedeniyle referanslarını hep İngilizce kaynaklardan verir; Arapça ya da Osmanlıca metinler ona “bilimsel” gelmez. Hatta kendi toplumsal birikimini bile batılı literatürün onayından geçmeden ciddiye almaz. Batılı teorisyenlerin kavramlarını (mesela mobbing, mentör, portfolyo, kurikulum, modül, senkron eğitim, networking vb.kavramları) Türkçe metinlere doğrudan uygular, çoğu zaman bu kavramlarla düşünür. Batı’daki akademik tartışmaları takip ederken, kendi toplumuna dair özgün kavramları bilmez; bilse bile onları geliştirme ihtiyacı duymaz. Yazılarında “X’in (Batılı akademisyen) dediği gibi…” ifadesi bolca geçerken, Müslüman dünyadan biri bir kavram üretmişse ancak Batı’da bir akademisyen onay verdiyse referans gösterir. Kur’an’dan bir ayet, Peygamber’den bir hadis yazılarında asla yer almaz. Doğrudan kendi toplumunu ilgilendiren meseleleri dair yazmak yerine, Batı akademi dünyasında geçerli olan akademik konuları seçer ve onları bize uydurmaya gayret gösterir. Bir ölçek geliştirme konusunda bile kendini öylesine yetersiz görür ki, özgün bir ölçek geliştirmek yerine batılılardan uyarlamaya çalışır. Kendi kültürel mirasına dair derinlikli bir analize girişmek yerine, Batı’nın kurduğu bilgi felsefesi içine sıkışır.
Bu ruh durumundaki akademisyenlerin bir kısmı, Batılı akademik çevrelerde kabul görmek için onlardan sürekli onay bekler. Örneğin, makalelerini Batılı dergilerde yayımlamak için büyük çaba harcar. Batılı akademik standartlara uymak için kültürel kavramları (terbiye, edep, ahlak v.b) kullanmaz veya onları yeniden yorumlar ve bu süreçte kavramların orijinal anlamlarını da kaybeder. Bir kısmı da Batılı düşünürlerin teorilerini (Montessori eğitimi, öğrenci merkezli eğitim, toplan kalite yönetimi, değer eğitimi vb) ve metodolojilerini olduğu gibi benimser.
Bir de bu ruh halini eleştiren ama yapıp ettikleriyle aynı kapıya çıkanlar var. Bunlardan bazısı, Batı’nın eleştirilerine karşı sürekli bir savunma halindedir. Örneğin, seküler kişilere İslam’ın bilimle çatışmadığını ispatlamak için tarihteki İslam bilim adamlarının başarılarını abartarak anlatır yahut ateistlere Allah’ın varlığını ispatlamak için felsefe, fizik veya biyoloji biliminin ortaya koyduklarını öne çıkarır. Ancak bu savunma genellikle Batı’nın kriterlerine göre şekillenir.
Batının gelişmişliğine duyduğu hayranlık ile kendi toplumuna yönelik olumsuz tutumu onu eleştirel düşünmeden de alıkoyar. Örneğin, Türkiye’de üniversitelerin durumu hakkında yazarken “Bizde bilim yok, akademik etik yok, Batı bu konuda bizden 200 yıl ileride” gibi cümleler kullanır; ancak Batı akademisinin içinde bulunduğu yozlaşmışlığı, akademik özgürlüğün kapitalist sistem içinde sınırlandığını ya da Avrupa’daki üniversitelerde benzer kurumsal sorunlar yaşandığını görmek istemez.
Bu akademisyenlerin durumu, en hafif tabirle, sömürgecilik sonrası dönemde ortaya çıkan bir tür “entelektüel bağımlılık” olarak görülebilir. Ancak bu bağımlılık onu, bir süre sonra, aşağılık duygusuna duçar eder. Öte yandan YÖK, Üniversitelerarası Kurul gibi üst kurullar bu bağımlılığı, bu aşağılık duygusuna kapılmayı adeta desteklemektedir. Mesela Türkiye’de doktor, doçent ve profesör olabilmek için küresel sermayenin egemenliğindeki akademik oluşumlardan icazet almak gerekir. Aksi takdirde bu ülkede öğretim üyesi olamazsınız.
Peki, ne yapılabilir? Yapılacaklar çok boyutlu olarak düşünülmelidir. Çünkü bu işin siyasi, idari ve kurumsal olarak çok boyutu var. Öncelikle akademisyenlerin önündeki bariyerler kaldırılmalıdır. Bariyerlerin kaldırılması konusunda üst yönetimlerin yapması gerekenlerin dışında, daha kolay olan, bireysel olarak yapılacakları da küçümsememek gerekir. Bunlardan biri hem akademisyenler hem akademisyen olacaklar hem de lisansüstü eğitime yeni başlayan öğrenciler Batılı teorileri olduğu gibi benimsememeli; bu teorileri mutlaka kültürel bir perspektifle ve eleştirel bir şekilde değerlendirmelidir. İkincisi Batılı dergilerde moda olan konuları değil, kendi toplumunun ihtiyaçlarına ve değerlerine uygun olan özgün konular seçilmelidir. Üçüncüsü Batı akademisinin kavramsal çerçevelerini olduğu gibi kopyalamak yerine, bu kavramlar eleştirel bir süzgeçten geçirilmelidir. Özellikle kültürel kavramlar literatürde yeşertmeye gayret edilmelidir. Dördüncüsü Batı dillerindeki kaynakların yanında Osmanlıca, Arapça, Farsça ve diğer İslam dünyasına ait akademik çalışmalardan da yararlanılmalıdır. Beşincisi, özellikle eğitim alanında makale /kitap yazarken, tez konusu belirlerken İslami kaynaklardan yararlanmaya azami özen gösterilmelidir. Bu ve benzer tutumların sosyal bilim alanlarında, özellikle eğitim alanında oldukça önemli konular olduğu unutulmamalıdır.