
1924 yılı temmuz ayı. Cumhuriyetin ilanının üzerinden yaklaşık altı ay geçmiş. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kokusu henüz üzerinde. Yaklaşık 1000 yıllık devasa eğitim mirasının semeresinin alınmaya devam edildiği kritik dönemin son demleri yaşanıyor.
19. asrın sonlarında yaşanan 93 Harbi’nde Ruslar payitahtın harimine dokunmaya ramak mesafede konuşlanmış, İstanbul’a 17 km. mesafedeki Yeşilköy yaklaşık altı ay Rus çizmeleri altında çiğnenmişti. Ardından 20. asrın ilk çeyreğinde birbiri ardına patlak veren harplerden nefes almaya vakit bulunamayan günler gelmişti. 1912, 1913 yıllarında yaşanan Balkan faciaları ve 1914-1918 yılları arası ölüm-kalım mücadelesi verilen Birinci Dünya Harbi.
Tüm bu hercümerç içinde tarihin derinliklerinden süzülüp gelen eğitim kurumlarında yetişmiş asker, sivil, bürokrat kim varsa; kimi cephede kimi cephe gerisinde canını dişine takarak mücadele etmiş, yeri geldiğinde canını vermekten çekinmemişti. Vatan evlatları Anadolu’da, imparatorluğun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa edileceği sağlam zemine kum olmuş, çakıl olmuş, su olmuş, harç olmuştu. Tarihin sayfalarına altın harflerle yazılan tüm bu kahramanlık mücadelelerinin ardından 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşmasıyla bağımsız yeni Türk devletinin kuruluşu uluslararası arenada tescillenmişti.
Özellikle İstiklal Harbinde, canını feda etme azmiyle cepheden cepheye koşan en üst rütbeli komutanından neferine kadar tüm vatan evlatlarının, Osmanlı eğitim kurumlarında (mektep ve medreselerde) eğitim almış ya da Osmanlı toplumunun kültür ve irfanıyla yetişmiş kahramanlardan oluştuğunda şüphe yoktur. Birinci Dünya Harbine Almanya, Avusturya ve Bulgaristan gibi yabancı müttefiklerle birlikte savaşa girilmişken Anadolu’da verilen istiklal mücadelesi Türk milletinin yekvücut olduğu ve sadece kendi beşerî kaynaklarıyla mücadele verdiği bir kahramanlık destanıdır.
Elde kalan son vatan coğrafyasında verilen Millî Mücadele sonucunda düşman kuvvetleri Anadolu topraklarından kovulmuş, egemen ve bağımsız yeni Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilmişti. Cumhuriyetin ilanının üzerinden henüz dört ay geçtiği bir aşamada 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu yayınlanmış, her türlü mektep ve medreseler ile azınlık ve yabancı okullarının tamamı Maarif Vekaletine bağlanarak tüm eğitim kurumlarının yönetimi tek elde toplanmıştı. Dönemin Maarif Vekili İsmail Safa (Özler) ise kanundan sadece dört gün sonra görevden ayrılmış yerine Vasıf Çınar getirilmişti.
Maarif Vekili İsmail Safa’nın son ve en önemli icraatı ise Amerikalı Eğitimci John Dewey’i Türkiye’ye daveti olmuştur. Dewey’in davet edilme sebebinin “demokrasi sisteminde uygulanacak eğitimin nasıl olacağı ve demokratik topluma uygun öğretmen kadrosunun nasıl yetiştirileceği” konusunda fikirlerini almak olduğu rivayet edilir. Bu davet Tevhid-i Tedrisat Kanununu yasalaştıran idarenin zihninde ve önünde daha o günlerde eğitim sistemine dair bir projesinin bulunmadığının açık göstergesidir.
Aslında bir proje vardır, ancak bu, Batı’nın deklare edeceği bir projeden başkası değildir. Daha açık bir ifadeyle Türk eğitim tarihinin on asrı aşan kıymetli tecrübelerine ve değerlerine dayalı yeni bir eğitim hamlesi başlatmak yerine Batı’nın telkin ve yönlendirmeleriyle yine Batı’dan kopyalanacak bir eğitim projesiyle yola devam edilecektir. Bunun daha da açık ifadesi şudur; 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’yle taçlanan çeyrek asırlık mücadelenin kahramanlarını yetiştiren eğitim sistemine sırt dönülecektir.
Nitekim bahse konu davet üzerine 19 Temmuz 1924’de Türkiye’ye gelen Dewey’in 10 Eylül’de sona eren ve yaklaşık iki ay süren İstanbul ve Ankara seyahatleri Türk eğitim tarihi açısından pek çok soru işaretleriyle birlikte gizemini koruyan kritik bir ziyareti ifade etmektedir.
19 Temmuz 1924 Cumartesi günü Viyana’dan Orient Ekspres ile İstanbul’a gelen 64 yaşındaki Dewey ve eşi Arnavutköy’deki Konstantinopolis Koleji’ne yerleşir. Daha sonra Amerikan Koleji’ne misafir olan Dewey 24 Temmuz günü Maarif Müsteşarı Fuad Bey’le (Köprülü) görüşür. Dönemin basınına yansıdığı kadarıyla Amerikan hükümetinden eğitim uzmanı talep edilmesi üzerine seçilmiş olan Dewey, Fuad Bey’den Türk eğitim sisteminin ana hatları hakkında bilgi alır. Dewey’in misafir olduğu eğitim kurumlarının, Osmanlı’nın son dönemlerinde gerçek yüzleri ortaya çıkan ve giriştikleri faaliyetler arşiv belgeleriyle sabit olan yabancı okullardan olması dikkat çekicidir.
24 Temmuz’da Darülfünûn Emini (rektör) İsmayıl Hakkı Bey’le (Baltacıoğlu) bir araya gelen Dewey’in, içinde laiklik konusunun da ele alındığı bir buçuk saat süren eğitim ağırlıklı bir görüşme yaptığı belirtilmektedir.
27 Temmuz 1924’de Darülfünûn’da Dewey’in onuruna verilen ziyafette Maarif Müsteşarı, Darülfünûn rektörü ve öğretim üyeleri hazır bulunmuştu. Dewey, 28 Temmuz günü İstanbul müzelerini ziyaret etmiş, aynı gün öğleden sonra Topkapı Sarayına giderek saat yediye kadar incelemelerde bulunmuştu.
31 Temmuz’da okulları gezmeye başlayan Dewey, saat 17:00’da Darülmuallimîn’e gitmiş, alkışlarla karşılandığı salonda yaptığı konuşmada dikkat çekici önemli açıklamalarda bulunmuştu. Dewey’den önce mezunlar adına konuşma yapan Şefik Bey özetle “… Bütün cihanda büyük bir şöhret ve itimat kazanan Dewey’in Türkiye’ye gelmesinin gençlerde güven duygusu uyandıracağını…” belirterek Dewey’i Türk eğitim sisteminin sorunlarını çözecek bir nevi “beklenen kurtarıcı/kahraman” ilan etmişti.
Şefik Bey’in ardından konuşmasını yapan Dewey ise “kurtarıcı/kahraman” beklentisine bilim adamı duyarlılığıyla şu cümlelerle yanıt veriyordu, “… Memleketinizin ihtiyaçlarını ben sizin kadar bilmem. Fakat ihtiyaçları sizden öğrenerek tavsiyede bulunursam belki sizin için faydalı olabilirim.”
Dewey’in ziyaretlerine ve hazırladığı maarif raporuna bir sonraki yazımızda devam etmek dileğiyle…
Dr. Hasan YILDIZ
Lozan’hezimet oluşunun bir göstergesi maarifte yasananlardır. Hatta denir ki “…sizin zaten büyük bir geçmişiniz var ondan istifade edin” dediği o adamın söylenir ama boşa .